Mustafa Acungil

23 Haziran 2008 Pazartesi

Değişmeyen tek şey değişim...

Çok klişe bir cümle ile başladım: Değişmeyen tek şey değişim. Bunu söylediğiniz insanların büyük bir kısmı laf seviyesinde ifadeyi doğrulayacak ya da doğrulamak zorunda kalacaktır.

Ama acaba yaşamdan beklentilerimiz ve davranış şekillerimizde aynı şekilde davranıyor muyuz?

İstanbul'da yaşıyor ve işe çok yakın olmayan bir ev adresinde yaşıyorsanız, kahvaltı alışkanlıklarınızı düşünün mesela. Hep aynı yerden aynı şeyi mi alıyorsunuz? Yoksa değişik seçenekler deniyor musunuz kahvaltı için?

Öğle yemeklerinde genelde birkaç kişi olarak bir yerlere çıkıldığı için değişimin etkisi daha fazla. Ama kahvaltıda çoğunlukla tek başınasınız... Aynı şeyleri mi tercih ediyorsunuz? Oysa başka yine çok güzel hatta belki bazıları daha güzel şeyler olabilir tadacak...

Ülkenin siyasal ortamında istikrar beklentisi de benzer şekilde değerlendirilebilir. Neden istikrar olmasını bekliyoruz? Hangi ülkenin tarihinde onlarca yıl kesintisiz süren istikrar var? En başarılı ülkeler, siyasal ortamları en hareketli olan, yoğun değişim ve dönüşümleri yaşamaya adapte olabilen toplumlar değil mi?

Amerika dünyanın en büyük ekonomilerinden... Amerika'da siyasal istikrar mı var? Dünyanın en problemli ve tartışmalı savaşlarını yapan bir ülke. Irk sorunlarını derinden yaşamış ve onlarca yıldır çözmeye çalışan bir ülke. Toplumdaki İspanyol kökenli insan sayısında sürekli olarak artan bir yüzde var. Katoliklerin sayısı çok azken şimdi hayli yoğunlaşmış durumda... Sürekli bir değişim var. Ama istikrar da var.

Statüko ile istikrar aslında aynı şeyler değil.

Yani kastettiğiniz şeyin ne olduğuna göre istikrar olup olmadığı tartışılabilir.

Bir demokraside kurumların etki ve etkinliklerini belirleyip düzenleyecek, teamülleri oluşturacak bir süreci yaşamak çok acılı olabilir. Şu an bence o süreci yaşıyoruz. Gerçek istikrarı getirecek olan böylesi değişim dönemlerini sağlıklı yaşamaya alışabilmek olacaktır. Yoksa istikrar diye statükoyu her zaman olduğu gibi korumayı düşünüyorsanız, başka bir dünyada belki olur o. Bu dünyada statükonun uzun süre hiç değişmeden kaldığı devir çok az ülkede ve çok kısıtlı zamanlarda olmuştur ancak.

3 Haziran 2008 Salı

Ölümcül yanlış algı: Dünya nüfusunu kontrol etme çabası

Doğum kontrolü üzerinde çok tartışılan bir kavram. Aydın olduğunu düşünen bir kesim için tartışmanın hangi tarafında yer alacağı aydınlığa hiç uymayan bir önyargıyla belirlenmiş durumda. Oysa şüpheci yaklaşmak, verileri incelemek ve öyle karar vermek gerekir.

Matthew Connelly, Fatal Misconception: The Struggle to Control World Population isimli (Ölümcül yanlış algı: Dünya nüfusunu kontrol etme çabası) bir kitap yazmış. The Economist de 24 Mayıs 2008 sayısında bu kitabı tanıtmış. Kitaptan yapılan bazı alıntılar çok dikkat çekici. Onları size sunmak istedim:


1927 tarihli Rockefeller fonlu doğum kontrolüne ilişkin bir çalışma şunu arıyormuş: "gecekonduda yaşayan, köylü ya da hamalın -aklı keskin olmasa da- karısının kullanabileceği basit bir önlem". ("some simple measure which will be available for the wife of the slum-dweller, the peasont, or the coolie, though dull of mind".)

1935'te bir temsilci Hindistan'ın Devlet Konsülüne nüfus kontrolünün kitleler için gerekli olduğunu söylüyor ve şunu ekliyor: "istedikleri bu değil, ama kendileri için iyi olan bu."

Fransız Indochinasında bir kamu sağlığı memuru 1936'da yerlilerle ilgili problemin "çok doğmaları ve yeterince ölmemeleri" olduğunu söylüyor.

Dünya nüfusu artarken, konu bir savaş gibi algılanmaya ve birtakım 'kayıpların doğal olduğu' düşünülmeye başlıyor. Fakir ülkelere enfeksiyona ve kısırlığa sebep olduğu bilindiği halde bazı zararlı doğum kontrol araçları ihraç ediliyor. John D. Rockefeller tarafından kurulan bir araştırma enstitüsü olan Population Council'in 1962'de bu tür araçlarla ilgili organize ettiği bir konferansta katılımcılardan biri şunu söylüyor: "Belki de genel gelişim sürecinde bireysel hasta kabul edilebilir bir kayıptır. Özellikle kaptığı enfeksiyon kısırlaştırıcı ama ölümcül değil ise." ("Perhaps the individual patient is expendable in the general scheme of things, particularly if the infection she acquires is sterilising but not lethal.")

Başka bir bilgi: 1975-77 arasında 8 milyondan fazla Hindistanlı kısırlaştırılıyor. Bunların çoğu rüşvetle ya da evlerinin yıkılacağı tehdidiyle ya da doğrudan zor gücüyle ikna ediliyor.

Nüfus kontrolü insanların bilinçlenmesi yoluyla kendi kendilerine yapmaları gereken bir eylemdir. Dünyada bunun ilginç örnekleri var: Mesela ada sakinleri. Öyle küçük adalar var ki, adanın besleyebileceği nüfusa ulaştığı için nüfus kontrolünün çeşitli yöntemleri kendiliğinden uygulanır hale geliyor. Ama işin içine zor katmak, aldatma katmak, hile katmak ne kadar acı.

Üstelik bu tür uygulamaların genelde "uygar" olduğunu düşünen ülkeler / kesimler / gruplar tarafından "barbar" olduklarını düşündükleri ülkelere / kesimlere / gruplara uygulanıyor olması da bir başka tartışma konusu.

İki çocuğum var ve muhtemelen bu sayıda kalacak. Ama bunu bana birilerinin dikte etmesi, ya da benim bilgim dışında beni buna mecbur bırakmaları ya da başka türlü hile ve kötü niyetlerin kullanılması son derece itici gelirdi bana. Belki de Türk nüfusunun artması ile ilgili çekinceleri olan başka ülkelerin fonladığı çeşitli çalışmalarla bilincinde olmadan böyle bir çalışmanın etkisinde kaldım bile.

Çağdaşlığın doğal gereği olarak dayatılan bazı şeyler var ya, onlara dikkat etmek lazım. Çünkü çağdaşlığın en temel yönlerinden biri düşünme özgürlüğü ve hür iradedir. Hiç evlenmeyen, geç evlenen insanların, son şanslarında (anne olma şanslarının bittiği yıllara yaklaşırken) tek bir çocuk yapan kadınların hızla arttığı bir ülkede yaşıyoruz. Üstelik belki de böyle aileler gelecek için en iyi şekilde çocuk yetiştirebilecek olan aileler.

Bugün nüfusumuz 70 milyon. Her aile ortalama tek çocuk yapacak olsa, bir sonraki kuşakta nüfus yarıya düşer. Bunun farkındayız değil mi? Mesela şu yıllarda Japonya'nın nüfusu her sene yüzde 1 azalıyor.