Mustafa Acungil

17 Kasım 2007 Cumartesi

Geçmiş, gelecek ve kelebek etkisi

Zamanda yolculuk icat edildi bile.

Ama geçmişe yolculuk hiçbir zaman yapılamayacak.

Geçmişe yolculuğun yapılamayacak olduğundan eminim. Gelecekte bir gün geçmişe yolculuk yapılabilir hale gelseydi, bunu yapabilir durumda olan insanlardan biri bir gün çıkıp meşhur bir tarih olayını izlemek ya da buna müdahale etmek için bu yöntemi kesin kullanırdı. Bu durumda da tarihte buna ait kayıtlar oluşurdu. Birkez böyle bir müdahalede bulunulan bir olay olduktan sonra da bunu örtbas etmeye yönelik çalışılsa bile, bu kadar karmaşık bir konuda bu çalışmalar ancak konunun iyce ayyuka çıkmasıyla sonlanırdı.

Peki o zaman neden zamanda yolculuğun icat edilmiş olduğunu yazdım? Çünkü geleceğe yolculuk, her insanın her an yaptığı bir şeydir.

Geleceği her hayal ettiğinizde, geleceği etkileyecek her kararınızda geleceğe yolculuk yapmış olursunuz. Ya da en azından geleceği etkilemiş olursunuz.

Jules Verne'in yazdıklarını düşünsenize! Geleceğe yolculuk yapmamış mı sizce?

Ya da benim yazdıklarıma bakın isterseniz: http://www.chip.com.tr/blog/gelecekpostasi/

Hiç gelecek hakkında düşünmediğinizi ve geleceği etkilemek gibi bir kaygınız olmadığını düşünelim; yine de geleceği etkiliyorsunuz, böylelikle geleceğe yolculuk yapmış oluyorsunuz!

Mesela bir asansöre binebilen son kişi olmak için azıcık atak davranarak başka bir kişinin kapıda kalmasına yol açmadınız mı hiç? Belki de o kişi asansöre o an binemediği için bir sonraki asansörü beklemek zorunda kalınca, 5 yıldır karşılaşmadığı eski kız arkadaşıyla karşılaştı. Bu karşılaşma onda önemli bir iç kıpırtısına sebep oldu. Akşam da eve gittiğinde, eşiyle zaten uzun süredir sorunlu yürüyen ilişkilerinde her zamankinden daha şiddetli bir tartışmaya sebep oldu bu durum. Bu etkiyle, karısı düşünüp de cesaret edemediği boşanma konusunda artık kararını verdi. 2 ay sonra boşanmış durumdaydılar.

Bu biraz kelebek etkisi havasında oldu. Dünyanın bir ucunda bir kelebeğin kanat çırpmasıyla oluşan titreşimin çok uzak bir yerdeki bir insanın canına mal olması gibi bir şey.

Hesaplayamayacağımız etkilerden sorumlu değiliz. Ama hesaplanabilir etkilerden sorumlu olduğunuzu, kararlarımızı alırken unutmamakta fayda var.

7 Kasım 2007 Çarşamba

Yarışmak, seçilmek, ödül

İsmi seçilmiş anlamına gelen bir kişi olarak, seçilmek, başarılı olmak benim için önceden beri pek tatmin edici bir şey olmuştur.

Başkalarıyla yarışmak ve rekabet ise çok yakın olduğum konular değil. Benim hayatımdaki yarışma genellikle kendimle olan bir yarışma. Bir gün önceki günün üzerine bir şey koymuş olmak, bir santim de olsa biraz daha ilerlemiş olmak, kendini geçmek ve yokuş yukarı güle oynaya ilerlemeye devam edebilmek.

Bir yarışmada başkalarını geçmek değil, daha önce elde edemediğin bir noktaya ulaşmak benim için çok daha değerli. O yıl yaptığı en kötü dereceyle bir yarışmada birinci olan bir koşucu mutlu olmalı mı mesela? Sanmıyorum.

Peki kazanmak ve ödül? Hiçbir ödül kazanmanın kendisi kadar tatmin edici olamaz gibi geliyor bana. Çoğu yarışmada ödül zaten semboliktir. Nobel'i düşünün... Doğrudan verilen ödülün kendisinin ne kadar değeri var? Her ne kadar büyük bir miktar olsa da, Nobel'i kazanmış olmak o ödülün kendisiyle karşılaştırılamayacak kadar değerli bir kavram.

Yakınlarda kazandığım bir öykü yarışmasındaki durum da benim için böyle oldu. Ödülün kendisi önemli değil. Ama elde ettiğim derece, bilim kurgu alanında verdiğim ilk eserin beğeni topladığının bir göstergesi. Kendi maceramda büyük bir adım daha atmış oldum. Daha önemlisi, bu adım bana bundan sonraki atacağım adımların gücü, mesafesi konusunda seviye atlatmış oldu.

Ben, koşarım artık dostlar...

4 Kasım 2007 Pazar

Algı gerçektir ya da ayağınız yere basıyor mu basmıyor mu?

Benim gibi evinizde yerde oturmayı, uzanmayı, yatmayı, öyle kitap okumayı, televizyon izlemeyi ya da dinlenmeyi seviyorsanız, bazı pozisyonlarda bir müddet sonra ayağınız uyuşabilir.

Bilirsiniz o hissi... Ayağa kalkamazsınız gibi gelir. Kalktığınızda o ayağınız üzerine basamazsınız gibi gelir. Belki bu hissi daha önce yaşamışlıktan, ayağınız üzerine topallaya topallaya olsa da giderek daha sağlam basmanız gerektiğini bilirsiniz. Böylelikle uyuşukluk hissi, ya da binlerce karınca, yavaşça kaybolur ve normal yürümeye başlayabilirsiniz.

Geçenlerde bilgisayarım sehpanın üzerinde ben sehpanın kenarında bağdaş kurmuş pozisyonumdan mutfağa akmina almak için geçerken aynı uyuşmuş ayak durumunu yaşadım. Ama farklı olarak ikinci ya da üçüncü adımda ayağıma baktım. Mutfağın girişinde çıplak karo üzerinde çıplak ayağım diğer ayağımla tamamen aynı şekilde yerle temas halindeydi. Yani son derece sağlam bir şekilde ayağım yerine basıyordu. Ayağımdan aldığım uyuşma sinyalleri yerine gözümden gelen düzgün basma sinyallerine ağırlık verdim ve topallamam aynı anda geçti. Uyuşukluk yine biraz sürdü ama bu süreçte normal bir şekilde, aksamadan yürüdüm.

Algı gerçektir! Algı gerçekten gerçektir. Sizin de ayağınız zaman zaman uyuşuyorsa, bu yöntemi bir deneyin. O birkaç adımı aksamadan atabilmenin bir faydası var belki, ama asıl fayda olayların kendilerinin değil onları algılayışınızın tavrınızı belirliyor olmasını fark etmeniz.

Olayları boşverin, onları nasıl algıladığınıza ağırlık verin. Bir de böyle deneyin yaşamı.