15 Haziran 2009 Pazartesi

Yok etme becerisi

Çözümleyemiyorum. İnsanın bildiğimiz haliyle dünya yaşamını neredeyse yok etme becerisine sahip olmasını çözümleyemiyorum.

Nükleer tehditi ne yapacak insanlar? Unutmak mümkün mü? Japonlar tüfekle ilk tanışmalarından bir müddet sonra tüfeği ülkelerinden silmişler. Uzun süre de ateşli silahlar tekrar kullanılmamış, dünyada giderek daha yoğun kullanılıyor olduğu halde.

Peki Einstein'i geriye almak mümkün mü? Atomla ilgili o kadar bilgiyi ortaya çıkaran onca insanın insanlık bilgi birikimine katkısını yok etmek mümkün mü? Değil. Bu bilgiler yok edilse bile, insan bir kez bulduğunu tekrar bulabilecektir.

Bu kadar büyük bir yok etme gücünün insanın elinde olması ile ne halt edeceğiz? Bırakın küresel ısınmayı, sera gazlarını falanı filanı... Onlar insanın marjinal etkilerinin birikimi ve dünyanın makro tarihi boyunca oluşan yavaş birikimlerin sonuçları. Daha kontrol edilebilir sonuçlar, uyum sağlanabilecek sonuçlar. Zorunda kalırsa insan tamamen su ortamında yaşamaya da adapte olabilir.

Ama büyük çaplı, dünyanın büyük kısmının nükleer kirlilik altında kalmasına sebep olabilecek bir nükleer saldırılar zinciri mümkün. Böyle bir zincir herhalde bir günü aşmayan bir sürede olup biterdi. Bu kadar hızlı ve köklü bir olay giyotindir. Kopan başı yerine dikemezsiniz.

Nükleer tehditle nasıl başa çıkacak insanlık? En ümit verici konu, insanların bu teknolojiye zaten onlarca yıldır sahip oldukları halde henüz dünya yaşamını yok etmiş olmamaları.

Nükleer bir dünyada ilk yirmi ekonomi içinde yavaşça da olsa giderek daha üst sıralara da çıkan bir ülke olarak nükleer güce sahip olmamamızdan da rahatsızım. Öncelikle nükleer enerji açısından, sonra da nükleer silah açısından. ABD'nin elindeki, Rusya'nın elindeki, muhtemelen İsrail elindeki, olası gelecekte İran'ın elindeki, halen Pakistan ve Hindistan'ın elindeki bir caydırıcı güce sahip olmadan nasıl rahat olabiliriz?

Başbakanıma da, Cumhurbaşkanıma da, Genelkurmay Başkanıma da saydığım ülkelerin herhangi birinin başındakilerden daha fazla güveniyorum. Türkiye gibi dengeleyici bir unsurun elinde enerji kaynağı olarak da caydırıcı bir silah olarak da nükleer güç bulunmalı.

23 Haziran 2008 Pazartesi

Değişmeyen tek şey değişim...

Çok klişe bir cümle ile başladım: Değişmeyen tek şey değişim. Bunu söylediğiniz insanların büyük bir kısmı laf seviyesinde ifadeyi doğrulayacak ya da doğrulamak zorunda kalacaktır.

Ama acaba yaşamdan beklentilerimiz ve davranış şekillerimizde aynı şekilde davranıyor muyuz?

İstanbul'da yaşıyor ve işe çok yakın olmayan bir ev adresinde yaşıyorsanız, kahvaltı alışkanlıklarınızı düşünün mesela. Hep aynı yerden aynı şeyi mi alıyorsunuz? Yoksa değişik seçenekler deniyor musunuz kahvaltı için?

Öğle yemeklerinde genelde birkaç kişi olarak bir yerlere çıkıldığı için değişimin etkisi daha fazla. Ama kahvaltıda çoğunlukla tek başınasınız... Aynı şeyleri mi tercih ediyorsunuz? Oysa başka yine çok güzel hatta belki bazıları daha güzel şeyler olabilir tadacak...

Ülkenin siyasal ortamında istikrar beklentisi de benzer şekilde değerlendirilebilir. Neden istikrar olmasını bekliyoruz? Hangi ülkenin tarihinde onlarca yıl kesintisiz süren istikrar var? En başarılı ülkeler, siyasal ortamları en hareketli olan, yoğun değişim ve dönüşümleri yaşamaya adapte olabilen toplumlar değil mi?

Amerika dünyanın en büyük ekonomilerinden... Amerika'da siyasal istikrar mı var? Dünyanın en problemli ve tartışmalı savaşlarını yapan bir ülke. Irk sorunlarını derinden yaşamış ve onlarca yıldır çözmeye çalışan bir ülke. Toplumdaki İspanyol kökenli insan sayısında sürekli olarak artan bir yüzde var. Katoliklerin sayısı çok azken şimdi hayli yoğunlaşmış durumda... Sürekli bir değişim var. Ama istikrar da var.

Statüko ile istikrar aslında aynı şeyler değil.

Yani kastettiğiniz şeyin ne olduğuna göre istikrar olup olmadığı tartışılabilir.

Bir demokraside kurumların etki ve etkinliklerini belirleyip düzenleyecek, teamülleri oluşturacak bir süreci yaşamak çok acılı olabilir. Şu an bence o süreci yaşıyoruz. Gerçek istikrarı getirecek olan böylesi değişim dönemlerini sağlıklı yaşamaya alışabilmek olacaktır. Yoksa istikrar diye statükoyu her zaman olduğu gibi korumayı düşünüyorsanız, başka bir dünyada belki olur o. Bu dünyada statükonun uzun süre hiç değişmeden kaldığı devir çok az ülkede ve çok kısıtlı zamanlarda olmuştur ancak.

03 Haziran 2008 Salı

Ölümcül yanlış algı: Dünya nüfusunu kontrol etme çabası

Doğum kontrolü üzerinde çok tartışılan bir kavram. Aydın olduğunu düşünen bir kesim için tartışmanın hangi tarafında yer alacağı aydınlığa hiç uymayan bir önyargıyla belirlenmiş durumda. Oysa şüpheci yaklaşmak, verileri incelemek ve öyle karar vermek gerekir.

Matthew Connelly, Fatal Misconception: The Struggle to Control World Population isimli (Ölümcül yanlış algı: Dünya nüfusunu kontrol etme çabası) bir kitap yazmış. The Economist de 24 Mayıs 2008 sayısında bu kitabı tanıtmış. Kitaptan yapılan bazı alıntılar çok dikkat çekici. Onları size sunmak istedim:


1927 tarihli Rockefeller fonlu doğum kontrolüne ilişkin bir çalışma şunu arıyormuş: "gecekonduda yaşayan, köylü ya da hamalın -aklı keskin olmasa da- karısının kullanabileceği basit bir önlem". ("some simple measure which will be available for the wife of the slum-dweller, the peasont, or the coolie, though dull of mind".)

1935'te bir temsilci Hindistan'ın Devlet Konsülüne nüfus kontrolünün kitleler için gerekli olduğunu söylüyor ve şunu ekliyor: "istedikleri bu değil, ama kendileri için iyi olan bu."

Fransız Indochinasında bir kamu sağlığı memuru 1936'da yerlilerle ilgili problemin "çok doğmaları ve yeterince ölmemeleri" olduğunu söylüyor.

Dünya nüfusu artarken, konu bir savaş gibi algılanmaya ve birtakım 'kayıpların doğal olduğu' düşünülmeye başlıyor. Fakir ülkelere enfeksiyona ve kısırlığa sebep olduğu bilindiği halde bazı zararlı doğum kontrol araçları ihraç ediliyor. John D. Rockefeller tarafından kurulan bir araştırma enstitüsü olan Population Council'in 1962'de bu tür araçlarla ilgili organize ettiği bir konferansta katılımcılardan biri şunu söylüyor: "Belki de genel gelişim sürecinde bireysel hasta kabul edilebilir bir kayıptır. Özellikle kaptığı enfeksiyon kısırlaştırıcı ama ölümcül değil ise." ("Perhaps the individual patient is expendable in the general scheme of things, particularly if the infection she acquires is sterilising but not lethal.")

Başka bir bilgi: 1975-77 arasında 8 milyondan fazla Hindistanlı kısırlaştırılıyor. Bunların çoğu rüşvetle ya da evlerinin yıkılacağı tehdidiyle ya da doğrudan zor gücüyle ikna ediliyor.

Nüfus kontrolü insanların bilinçlenmesi yoluyla kendi kendilerine yapmaları gereken bir eylemdir. Dünyada bunun ilginç örnekleri var: Mesela ada sakinleri. Öyle küçük adalar var ki, adanın besleyebileceği nüfusa ulaştığı için nüfus kontrolünün çeşitli yöntemleri kendiliğinden uygulanır hale geliyor. Ama işin içine zor katmak, aldatma katmak, hile katmak ne kadar acı.

Üstelik bu tür uygulamaların genelde "uygar" olduğunu düşünen ülkeler / kesimler / gruplar tarafından "barbar" olduklarını düşündükleri ülkelere / kesimlere / gruplara uygulanıyor olması da bir başka tartışma konusu.

İki çocuğum var ve muhtemelen bu sayıda kalacak. Ama bunu bana birilerinin dikte etmesi, ya da benim bilgim dışında beni buna mecbur bırakmaları ya da başka türlü hile ve kötü niyetlerin kullanılması son derece itici gelirdi bana. Belki de Türk nüfusunun artması ile ilgili çekinceleri olan başka ülkelerin fonladığı çeşitli çalışmalarla bilincinde olmadan böyle bir çalışmanın etkisinde kaldım bile.

Çağdaşlığın doğal gereği olarak dayatılan bazı şeyler var ya, onlara dikkat etmek lazım. Çünkü çağdaşlığın en temel yönlerinden biri düşünme özgürlüğü ve hür iradedir. Hiç evlenmeyen, geç evlenen insanların, son şanslarında (anne olma şanslarının bittiği yıllara yaklaşırken) tek bir çocuk yapan kadınların hızla arttığı bir ülkede yaşıyoruz. Üstelik belki de böyle aileler gelecek için en iyi şekilde çocuk yetiştirebilecek olan aileler.

Bugün nüfusumuz 70 milyon. Her aile ortalama tek çocuk yapacak olsa, bir sonraki kuşakta nüfus yarıya düşer. Bunun farkındayız değil mi? Mesela şu yıllarda Japonya'nın nüfusu her sene yüzde 1 azalıyor.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Engelli var özürlü var

Bugün bir taksiye bindim. Bir taksi durağından. Özürlü plakası dikkatimi çekmişti, ama sorgulamadım konuyu.

Bir toplantı çıkışıydı. Başka bir danışman arkadaşımı arayıp toplantıyla ilgili birtakım şeyler paylaştım, sonra biraz yanımdaki kitabı karıştırdım. Bir ara sürücüyle sohbet açıldı ve ilginç bir deneyim yaşanmaya başladı.

Bir gün bir müşterisi arka koltukta tabancasıyla oynarken tabanca ateş almış. Mermi gelmiş şoförün omiriliğini zedelemiş. Belden aşağısı tutmaz olmuş.

Bu olaydaki asıl özürlü bence dolu tabancayla kapalı alanda oynayan geri zekalı. Ama şimdilik o geri zekalıyı unutalım, layığını bulacağını umarak...

Şoförümüz pek bahsetmediği muhtemelen çok acılı geçen bir dönem yaşamış olsa gerek. Ama bedensel ve ruhsal acılarla geçmiş olması gereken bu dönemin ardından evinde bir müddet oturunca rahatsız olmuş. Sürekli evde kalmayı yedirememiş kendine. İlgili odaya çıkmış konuşmuş, biraz kredi almış ve kendi bedensel özürüyle kullanılabilecek bir araba satın almış. Tekrar taksiciliğe başlamış. Hayata küsmemiş, kendisini bu hale getiren adama lanet bile etmiyor. Ama gelip bir çayını içmediği bir özür bile dilemediği için kırgın.

Size anlatacaklarım burada bitmiyor. Yeniden taksiciliğe başladıktan bir müddet sonra bir müşteri almış ve yolculuk sırasında onunla da başından geçen olayı konuşmuş. Adam bir kahvehanenin önüne çekmesi istemiş biraz ileride. Sen burada bekle diyip kahveye girmiş, iki çay almış gelmiş. Şoförün yanına oturmuş. Sonra çıkarmış belinden silahı, konsolun üzerine koymuş. Bizim şoför rahatsız olmuş, ben silahtan çok çektim, kaldır şunu demiş.

Bunun üzerine adam özür dilemiş ve silahı çıkarmasının sebebini anlatmış. Meğer bu adam eskiden başarılı bir iş sahibi iken herşeyini kaybeden bir kişiymiş. Bu kayıpları içine yediremediği için uzun süredir intihar etmeyi düşünüyor, intihara meyilli şeyler yapmaya girişiyor, sonra kararsız kalıyormuş. Ama o gün kesin kararını vermiş. Hatta eve yatak odasına veda mektubu bile bırakmış. Silahı belinde, o gün intihar edecekmiş. Şoförün yaşadıklarını duyunca çok etkilenmiş ve intihardan vaz geçmiş.

Bir aydır, ailecek de tanışmışlar eski iş adamıyla taksi şoförü. Ara ara görüşüyorlarmış.

Özürlü engelliler biliyorum, çok rahatısz eder beni durumları. Engellerini bir özür haline getirmeleri. Engelsiz özürlü çok var. Onlar da korkutucu. Dolu tabancayla kapalı mekanda oynayan geri zekalı gibi... Bir de engelli oldukları halde özürlü olmayan pırlanta gibi insanlar var işte. Engelini özür haline getirmeyenler...

Engelsizlere de örnek olan özürsüz, yaşama bağlı, sorumluluk almaktan çekinmeyen, engellerine rağmen yaşamdan çekilmeyenler...

Ben bugüne kadar hiç anlamamıştım engelli ile özürlünün farkını. Artık çok iyi anlıyorum.

12 Nisan 2008 Cumartesi

İmkansızın peşinde koşmak

Şu tam bağımsız Türkiye isteği var ya...

Bağımsız olmak pek çok bireysel ya da toplumsal kutsalımızdan bile önemli ve önde gelen bir değerimiz. 2 bin yıldır bağımsız olmayı, bağımsız kalmayı, onlarca devletle başarmış bir milletiz.

Güçlü olmak da çok önemli. Türk kelimesi Türük'ten, yani 'güçlüler'den geliyor.

Ama tam bağımsız diye bir şey var mı? Tamamen ilkel kalmış ve insanlığın kalanını hiç tanımamış bir iki kabile haricinde dünyada tam bağımsız herhangi bir toplum var mı? Mümkün değil!

Üstelik biz Türkler olarak her zaman ya dünyanın en güçlüsü olmaya çalışmışız ya da dünyanın en güçlülerine dönmüşüz yüzümüzü, onlarla iletişim içinde olmaya çalışmışız.

Çin'e bakmışız. Çin'den etkilenmiş, yeri gelmiş Çin'de Türk hanedanlık kurarak tüm Çin'i yönetmişiz.

Roma ile coğrafi olarak ilk fırsat bulduğumuz anda iletişim içine girmişiz. Bizans'la yine ilk coğrafi fırsatta iletişime geçmişiz. Osmanlı kurulduğundan beri yüzünü Batı'ya dönmüş.

Kendi içine kapalı bir Türk devleti hiç olmamış tarihte.

Tam bağımsızlık mümkün değildir. Hele Türklükle tam bağımsızlık kavramı hiçbir zaman bağdaşmamıştır. Biz bağımsızlığımızı severiz. Güçlü olmayı severiz. Yönetmeyi severiz. Ama toplumlar arası dengelerin önemini her zaman bilmişizdir.

İmkansız olduğuna emin olduğum ve imkansız olduğu çok açık bir şey olan tam bağımsızlık kavramının ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilmesine anlam veremiyorum. Tabii amaç başka bir şey değilse...

14 Mart 2008 Cuma

Tuz kokarsa ne yapmalı?

Ne demek bilmiyorum.

Tarihindeki en önemli ve ülkenin gelişimine en büyük katkıyı yapmış başbakanlarından birisi olağanüstü koşullarda da olsa bir mahkemesi ve o mahkemenin üyeleri tarafından idama mahkum edilmiş bir ülkenin vatandaşı olarak, hukuk beni ürkütüyor.

Hak ve hukuk aynı yerde olduğu zaman insanların içi rahat olur. Hak ve hukukun yolları birbirinden ayrılmaya başladığı zaman kim rahat uyuyabilir?

12 Şubat 2008 Salı

İşi bileceksin, işe gitmiyceksin : ) (yoksa :( mı yapmalı)

Küçük kızım, hatta büyük kızım da, ilk kez yapacağı bir şey için çok meraklı. Daha önce yapmadığı bir işi yapmak, daha önce adım atmadığı bir bölgeye adım atmak, yeni bir şey öğrenmek heyecan verici ve teşvik edici.

Ama bir beceriyi sindirmeye başladığı anda o beceri ile ilgili olarak tembelleşmeye başlıyor.

Sanırım benden almışlar bu özelliği. Ya da bu, insanların genel özelliği...

Yapmak istediğim bir şeyi yapabilir hale geldiğimden emin oldukça, onu yapma ihtiyacını daha az hissetmeye başlıyorum. Şiir yazmak konusunda artık kendimi yetkin hissettiğim için, uzun süredir şiir yazma dürtüsü çok daha az hissediyorum.

Ne yaman bir çelişki bu! Artık yapabildiğinizden emin olduğunuz bir şeyi yapmak daha az ilginizi çekmeye başlıyor mu?

Öğrenme ve beceri edinme şevki konusunda hiç sıkıntım yok. Bir de yetkinleştiğim konularda disiplinli bir şekilde eser vermeye devam etmeyi geliştirsem iyi olacak.